(96) 29. Söz /7, Sh 187|Kudret-i ezeliye nûr-u hayatı her şeyde serpiyor, şuûr ziyâsıyla yaldızlıyor
Description
İkinci Esas: Melâikenin vücûduna ve rûhânîlerin sübûtuna ve hakîkatlerinin vücûduna bir icmâ‘-ı ma‘nevî ile, ta‘bîrde ihtilâflarıyla beraber, bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil bilerek bilmeyerek ittifâk etmişler, denilebilir. Hatta maddiyâtta çok ileri giden hukemâ-yı işrâkıyyûn, meşâiyyûn kısmı, melâikenin ma‘nâsını inkâr etmeyerek, “Her bir nev‘in bir mâhiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır” derler. Melâikeyi öyle ta‘bîr ediyorlar. Eski hukemânın İşrâkıyyûn kısmı dahi, melâikenin ma‘nâsında kabule muzdar kalarak, yalnız yanlış olarak, ‘Ukūl-ü Aşere’ ve ‘Erbâbü’l-Envâ’ diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, melekü’l-cibâl, melekü’l-bihâr, melekü’l-emtâr gibi, her nev‘e göre birer melek-i müekkel vahyin ilhâmı ve irşâdı ile bulunduğunu kabul ederek, o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hatta akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine ma‘nen sukūt etmiş olan maddiyyûn ve tabîiyyûn dahi, melâikenin ma‘nâsını inkâr edemeyerek (Başka bir nüshada) ‘Kuvâ-yı Sâriye’ nâmıyla bir cihette kabule mecbûr olmuşlar. Ey melâike ve rûhâniyâtın kabulünde tereddüd gösteren bîçâre adam! Neye istinâd ediyorsun? Hangi hakîkate güveniyorsun ki, bütün ehl-i akıl bilerek bilmeyerek melâikenin ma‘nâsının sübûtuna ve tahakkukuna ve rûhânîlerin tahakkukları hakkında ittifâklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’da isbat edildiği gibi, hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesidir, zübdesidir. Bütün ehl-i akıl ma‘nâ-yı melâikenin kabulünde ma‘nen müttefiktirler. Ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Hiç şu halde mümkün olur mu ki, şu fezâ-yı vâsiasekenelerden, şu semâvât-ı latîfe mütevattınîninden hâlî kalsın? Hiç hatırına gelmesin ki, şu hilkatte cârî olan nâmuslar, kanunlar, kâinâtın hayatdâr olmasına kâfî gelir? Çünkü o cereyân eden nâmuslar, şu hükmeden kanunlar, i‘tibârî emirlerdir. Vehmî düstûrlardır. Ademî sayılır. Onları temsîl edecek, onları gösterecek,(Başka nüshada) Melâike ma‘nâsını ve rûhâniyâtın hakîkatini inkâra mecâl bulamamışlar, belki fıtratın nâmuslarından ‘Kuvâ-yı Sâriye’ diye, cereyân eden kuvvetler nâmını vererek, yanlış bir sûrette tasvîr ile, bir cihetten tasdîkine mecbûr kalmışlar. Ey kendini akıllı zanneden!Sayfa 188Elifler Adedi(16)onların dizginlerini ellerinde tutacak, melâike denilen ibâdullâh olmazsa, o nâmuslara, o kanunlara bir vücûd taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakîkat-i hâriciye olamaz. Halbuki hayat bir hakîkat-i hâriciyedir. Vehmî bir emir, hakîkat-i hâriciyeyi yüklenemez. İkinci Esas: Melâikenin vücûduna ve rûhânîlerin sübûtuna ve hakîkatlerinin vücûduna bir icmâ‘-ı ma‘nevî ile, ta‘bîrde ihtilâflarıyla beraber, bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil bilerek bilmeyerek ittifâk etmişler, denilebilir. Hatta maddiyâtta çok ileri giden hukemâ-yı işrâkıyyûn, meşâiyyûn kısmı, melâikenin ma‘nâsını inkâr etmeyerek, “Her bir nev‘in bir mâhiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır” derler. Melâikeyi öyle ta‘bîr ediyorlar. Eski hukemânın İşrâkıyyûn kısmı dahi, melâikenin ma‘nâsında kabule muzdar kalarak, yalnız yanlış olarak, ‘Ukūl-ü Aşere’ ve ‘Erbâbü’l-Envâ’ diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, melekü’l-cibâl, melekü’l-bihâr, melekü’l-emtâr gibi, her nev‘e göre birer melek-i müekkel vahyin ilhâmı ve irşâdı ile bulunduğunu kabul ederek, o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hatta akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine ma‘nen sukūt etmiş olan maddiyyûn ve tabîiyyûn dahi, melâikenin ma‘nâsını inkâr edemeyerek (Başka bir nüshada) ‘Kuvâ-yı Sâriye’ nâmıyla bir cihette kabule mecbûr olmuşlar. Ey melâike ve rûhâniyâtın kabulünde tereddüd gösteren bîçâre adam! Neye istinâd ediyorsun? Hangi hakîkate güveniyorsun ki, bütün ehl-i akıl bilerek bilmeyerek melâikenin ma‘nâsının sübûtuna ve tahakkukuna ve rûhânîlerin tahakkukları hakkında ittifâklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’da isbat edildiği gibi, hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesidir, zübdesidir.




